Bütün bu rüya, bir içimlik miydi?

Gözlerin, gözlerimin içine baktığında kör olmuştu…

Beyazın en akı, parıltıların can alıcısı gözlerinde sahneleniyordu. Kalp atışlarını saniyelerle ifade etmek mümkün değildi. Rengin canlanmış, yüzünde gülümsemelerin sultanı yer almıştı.

Ellerin, elemlin içerisinde kaybolmuştu adeta ve varlığına dair tek kalıntı, ıslanan avuçlarımız ve hissetimiz kalp atışlarımızdı. Bütün cesaretimizi toplayıp söylemiştik ve dudaklarımızda, dökülmesi zor olan, söyleyebilmek için türlü can çekişmeler isteyen büyülü kelimeler dökülmüştü: “Bir ömür seninim, sevgilim…” Deruni bir ses, yapmacıktan uzak hisler söyletmişti bunları. Gözlerin o andan itibaren, dünyanın büyüleyici incilerinin yerini almıştı. Kör olmuştu: Beyazın akı, düşlerinden akmıştı.

Sarılmıştın. Başını omzuma yaslayıp, oturduğumuz bankın üzerinde ruhumu da yanına katıp, uzaklara dalmıştın. Mutluluğun belirli bir tarifinin olmadığını belli ediyordu; hayatın savurganlığı…

Mutluydun ve mutluydum.

Sevmek. Hiç tanımadığın birini kısacık zaman içerisinde tanıyıp, delicesine sevmek…

Mutluluk, gözlerde beliren parıltı mı? Yüzlerde yer edinen tarifsiz tebessüm mü? Yoksa belirsiz kalp atışlarının baş döndürücülüğü mü? Ya da bunların hepsinden bir karışım oluşturarak, birisinin hayatına girip, birini hayatına alıp, en saklı hazinelerini ona sunmak: Sevmek mi?

İçinde yeşeren mutluluk filizlerini görebiliyordum. Gün geçtikçe dallanıp budaklanması gözlerimin önünde…

Her buluşmanın ardından beyninde çakan mutluluk şimşeklerinin verdiği tadı alabiliyorum. Tattığın her tadı, benimle paylaşmaktan çekinmediğini, düşlerini kırgınlıklarını, umutlarını yarınlarını, zamanın içinden geçen her anının resmini bana sunuyordun. Aynı benim yaptığım gibi…

Sevmek, korkusuz olmak mı? Tereddütlerin üstesinden gelip, en kuytu köşelere gözü kapalı girmek… Asla yapamayacağını bildiğin bir şeyi, sevdiğinin bir sözüyle yerine getirmek mi? Güneşi avuçlarının içine alıp, Ay’ı yârinin başucuna koymak mı sevmek?

Göz göze geldiğin her vakit; bir yok oluş, bir diriliş midir varlığın?

Ellerini belime sarmıştın. Hava rüzgârlı ve soğuktu. Birbirimize yapışıp kalmamız için, geceyle rüzgârın planladığı bir oyundu. Onların oyununa gerek yoktu ki; biz zaten tek vücut yaşıyorduk. Gözlerimiz her birbirine aktığında yeniden vâroluyorduk.

Islanan vücudumu yağmurdan korumaya çalışıyordun. Çekiyordun bedenimi, yağmurdan kaçırıyordun. Ben zaten sırılsıklamdım; sana.

Hasta olup yatağa düştüğümde her dakika arıyordun. Sonra dayanamayıp gelmiştin yanıma… Yüreğindeki yangın ellerine vurmuştu; hastalığım neydi karşında!

Bütün gece başımda beklemiştin. Ben dalıp dalıp gittiğim de gözlerini kırpmamıştın. Her uyanışımda bir öpücük bırakıyordun alnıma.

Sabah olup gözlerimi açtığımda, kollarını boynuma dolamış, yorulmuş, uyumuştun. Sıra bendeydi. Sıcaklığınla şifa bulmuştum. Alnına bir öpücük kondurup, üşümemen için yorganı üzerine çekmiştim. Ne de güzel uyuyordun. Kıskanırdı seni görse, uykucu yıldızlar…

Sevmek, her şeyden fedakârlık etmek mi?

Zaman ilerlemişti. Günler geçmişti, beyazın akının içinden…

Bütün bu rüya, bir içimlik miydi?


Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


CAPTCHA Image
Reload Image
error: İçerik korunmaktadır !!