Selim Çavuş

Büyük bir gürültü çöktü yorgunluğun üzerine… Her tarafta ağır bir koku ve kırmızıya boyanmış bedenler, kalanlarda diğerlerine yardım etmeye çalışıyor… Ardından bir büyük patlama daha herkes bir yana dağılmış sanki vücutlar ayrı ayrı geziyor organlarıyla… Salim çavuş, haykırarak feryat ediyor kendi acısını unutmuş etrafındaki kardeşlerine bakıyor ve onlara yardım etmek istiyor ama  elinden hiç bir şey gelmiyordu.

Birden söylenmeye başladı Salim çavuş;

“Anne, anne bakma bana, görme beni sadece düşün geçmişimi sadece hisset sıcaklığımı anne bakma bana öyle ağlamanı istemiyorum, istemiyorum feryat etmeni ve görüyorum gözlerindeki ışıltıyı ve farkındayım artık yaşamın acımasızlığını tarifsizliğini anlayabiliyorum kendimi görebiliyorum. Anne dokunma yarama beni hiç görmemiş gibi davran ve git buradan anne her yerim sızlıyor kendim değilim sanki ben! Anne Anneee…”

Selim Çavuş’un bağırtılarını duyan Hüseyin Onbaşı siper aldığı mevziden şimşek gibi düştü toprağa ve Selim çavuşun yanına geldi.
—Komutanım, komutanım uyanın komutanım!

Selim çavuş anne diyerek gözlerini açtı. Çok kan kaybetmişti. Yarası gittikçe kötüleşiyordu ve halüsinasyon görmeye başlamıştı.

Hüseyin onbaşı, ne oldu komutanım diye sordu. Selim çavuş’a!

Konuşacak hali yoktu. Selim çavuş’un.

Oracıkta  bayıldı boynunu büktü. Belden aşağısı neredeyse hiç belli olmuyordu. Şarapnel parçaları o kadar işlemişti ki  artık bacakları bir metal yığınını andırıyordu. Sanki şarapnel parçaları değildi de, belinden aşağısına fırlatılan içi metal yığınıyla dolu bir bombaydı.
Hüseyin etrafına baktı yardım istedi ama kimse yardım edecek durumda değildi. Herkez yaralarını kendi imkânlarıyla sarmaya çalışıyordu. Neden Başlamıştı bu savaş, biz neden buradayız? Diye soruyorlardı sanki kendilerine. Amansız bir mücadelenin içindeydiler ve yapacak fazla bir şeyleri yoktu. Uzak siperlerde bir kaç takım kalmıştı sadece yara almayan. Ama onlarda çaresizdi sanki gökyüzünden dolu yağıyordu kafalarının üzerinden şimşek gibi geçiyordu mermiler ve kulakları sağır eden sesler.

Hüseyin onbaşı derin bir “of”  çekerek  haykırdı.

—Neden?

Etraflarını bir sessizlik kaplamıştı ikisinin. Birden Hüseyin onbaşı geçmişini inceledi, gözünün önünden film şeridi gibi geçti yaşamı.

Selim çavuş’la mahalle arkadaşıydı, ilkokulu ve ortaokulu birlikte okumuşlardı. Kardeş gibiydiler, yolları sadece lisede ayrılmıştı onda da birbirlerinden kopmamışlardı yedikleri içtikleri hüzünleri sevinçleri birdi ikisinin de. Hüseyin onbaşı şimdi yine ayrılmıştı, en yakın arkadaşından kardeşinden dostunda sırdaşından ve ant içti bunun intikamını alacağına hesabını soracağına son defa baktı ve hızır gibi koştu cepheye  koşuşturdu elinde tüfeğiyle ve ardı ardına saydırdı mermileri düşman üzerine gözlerinin önüne geldi demin gördüğü manzara neden anne diye feryat ediyordu Selim çavuş diye.çok geçmeden anladı gözlerinin önüne yaşlı annesinin geldiğini gözlerinden süzülen bir damla yaş ile çatıştı düşmanla.

Artık geri dönüşü olmayan bir yola girmişti sanki omuzlarına daha da ağır bir yük binmişti. Gözü görmüyordu hiçbir şeyi  sanki içinden fışkırıyordu yüreği savaşma arzusuyla kardeşinin kanını yerde bırakmamak için vatanını topraksız bırakmamak için ağlayan anaların gözlerinden düşen bir damla yaşa bir ömrünü feda edercesine.

Kanatlanıyordu sanki gece, bir yağmur tanesi gibi akıyordu Hüseyin onbaşı düşmanın kalbine saplanan bir hançer gibi.  Geceyi doğurmuştu kısa süren sessizlik bir anda uğultulardan sonra başlayan metal parçacıkları adeta çığlıklar atarak akıyordu gökyüzünde…

Show More

Related Articles

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: İçerik korunmaktadır !!
Close