Hiç

(Bizim Hasan)

Yollar aşılıp, dağlar geçildikten sonra, ulu kocaların olduğu, caddenin ortasından geçen derenin coşkun sularının çıkardığı tatlı melodiler içinde huzur saçan sesler içerisinde, ruhunu gökyüzünün sakinliğine bırakan Hasan…

Kaya mezarları, Ilgaz dağı, tarihi ahşap evleri ve taş yollarıyla görenleri tarihin büyüleyici sayfalarına çeken bir yerde yaşamakta idi Hasan.

Çevresi tarafından sevilen, doğduğu/büyüdüğü toprakların rahmani kokusunu ciğerlerine hapseden küçücük bir bedenin tatlı gülüşmeleri idi, her şey…

Güleç yüzlü, iyi huylu, mert ve bir o kadar da cesur olan Hasan, bir gün annesi ile birlikte Nasrullah camiinin asalet ve tarih kokan avlusunda gezinirken ellerinden tuttuğu annesine:

  • Anne, ben ne zaman büyüyeceğim?

Annesi:

– Zamanla büyüyeceksin oğlum… Büyüyünce ne olacaksın bakalım?

– Hiç bir şey olmayacağım anne!

Annesi -Hasan’ın yaşlarındaki bütün çocuklar doktor, avukat, polis, hâkim…- şaşkın edayla

  • Nasıl yani hiç? Oğlum herkes doktor, polis olmak isterken sen neden hiç…?

Hasan, gözlerinin içi gülerek cevap vermiş:

– Anne hiçbir şey olmayacağım. Bana bir şeylik gerekmez.

Annesi daha da şaşkın bir ifadeyle:

  • Pekiyi oğlum, hayatını nasıl devam ettireceksin? Evleneceksin. İhtiyaçların olacak…
  • Anneciğim; iş/işler bulacağım, çalışacağım. İşlerimde hep daha iyisini yapacağım. Sürekli iş değiştireceğim. Gölgem önümden gidecek. Her gittiğim yerde adım kalacak, yeni bir iş aradığımda, çaldığım kapılar ardına kadar açılacak. Ama asla bir şey olmayacağım.

Annesi, Hasan’ın bu yaşına uygun ve birazda düşündürücü sözlerine gülerek karşılık vererek

  • İnşallah muvaffak olursun oğlum.

Yıllar ardı ardına sıralandı, yaşam denen köprünün üzerinde…

Hasan lise çağına geldi. Lisede de sevilen biri oldu. Öğretmenleri ve arkadaşları ile olan diyalogu parmak ısırtacak nitelikteydi. Derslerinde çok fazla olmasa da başarılıydı. Öğretmenleri ve arkadaşları onun samimiyeti ve insaniyetinden etkilenmişlerdi. Nerede, ne zaman bir iş/olay olsa, tereddüt etmeden Hasan orada olurdu.  Kendini bilen tavırları, arkadaşlarıyla kurduğu sağlam köprüler, tükenmek bilmeyen enerjisi/yaşama sevinci, hep parmakla gösterilmesine neden oldu.

Gel zaman git zaman seneler hızla geçmeye başlamış, Hasan etrafındaki herkes tarafından sevilen, parmakla gösterilen bir delikanlı olmuştu. Yakışıklılığına eklenmişti, nur yağan gönlü.

Kimin yardıma ihtiyacı olsa akla ilk gelen Hasan olmuştu. Okul eğitimini de liseden sonra devam ettirmemiş.

Askerlik çağı gelip çattığında annesini bir düşünce alıp gitmiş. Hasan herkes tarafından sevildiği için askere de yalnız gitmemiş. Onunla birlikte aynı otobüse binen beş arkadaşı daha varmış. Ve arkalarında koca bir mahalle genciyle yaşlısıyla Hasanları uğurlamaya gelmiş. Davullar çalınmış, Tekbirler getirilmiş. Hasan’ın annesi mahşeri kalabalığı yarıp oğlunun yanına gelmiş. Kulağına eğilerek:

  • Oğlum, seni bu yaşına kadar büyüttüm. Hem ana oldum sana hem baba. Yüzümü hiç kara çıkarmadın. Seninle gurur duyuyorum. Önce Allah’a sonra bayrağa emanet ediyorum seni. Orada da bildiğini yap. Unutma oğlum biz Türkler; önce Allah’a sonra vatana kurban oluruz. Demiş. Sonra da gece gözünü hiç kırpmadan özene bezene hazırladığı kınayı, önce eline sonrada başına sürmüş. Ardından
  • Var git hadi oğul yoluna! Demiş.

Hasan, askere gittiği ilk günden itibaren kendini kabul ettirmiş. Verilen bütün işleri büyük bir itaatle yapıyor, arkadaşları ve komutanları tarafından takdir ediliyormuş.

Annesi uykusuz gecelerin yorgunluğuna meydan okurcasına her gün Hasan’ının en sevdiği yemekleri yapıp mahalledeki çocuklara dağıtıyormuş.

Eee zaman bu durur mu hiç yerinde? Geceler gündüzleri kovalarken, bir şafak vakti Hasanların evinin kapısı çalınmış. Annesi namazını kılmak için abdestini aldığı sırada çalan kapının bu sesine bir anlam verememiş. – Kimdir acaba bu saatte? – Annesi kapıyı açtığında, karşısında dağ gibi duran oğlunu görünce hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlamış. Kuzusu Hasan askerliğini yapıp yuvasına dönmüş. Oğlunun daha bir sevimli daha bir yakışıklı olduğunu görmüş. Sarılmışlar birbirilerine tek kelime konuşmadan sarılmışlar.

Askerliğini de yapan Hasan, artık yaptığı işlere daha da sıkı sarılmaya karar vermiş. Annesini de yanına alıp başka bir semte yerleşmişler.

Annesi sormuş:

  • Oğlum askerliğini de yaptın. Şimdi çoluk çocuğa karışma vaktin. Ne olacaksın oğlum, ne iş yapacaksın?

Hasan, güleç yüzünü annesine çevirip tebessümle bakarak;

  • Anneciğim, yıllar önce bu soruyu sorduğunda verdiğim cevabı hatırlıyor musun? Demiş.

Annesinin yüzü gülmüş. Hasan’ın başını omzuna yaslamış, saçlarını okşayarak cevap vermiş.

  • Hatırlıyorum oğlum.
  • İşte anne ben yine aynısını yapacağım…

Hasan, taşındıkları yeni mahallelerinde yapılacak çok iş olduğunu görmüş. Etrafı ve insanları tanımaya başlamış. Askerden önce biriktirdiği bir miktar parayla ne yapabileceğini düşünmüş. Küçük bir ayakkabı mağazası açmış. Bu mağaza da hiçbir zaman patron olarak görmemiş kendini. Hem müşteriye bakmış hem malzemeleri almış hem temizliğini yapmış… kısacası çocukluğundan süre gelen işi iyi yapma geleneğini sürdürmüş.

Zamanla işleri iyi giden Hasan, ayakkabı fabrikası kurmaya karar vermiş ve bu isteğini de yerine getirmiş. Fabrikada onlarca kişi çalışır hale gelmiş. Herkesin bir işi, bir görevi varken Hasan, her işi yapıyormuş. Patrondan çok çırak muamelesi uyguluyormuş kendi kendine. O makineden bu makineye geçerek, tükenmek bilmeyen enerjisiyle çalışanları kıskandırıyormuş.

Mahallede ne kadar boşta gezen insan varsa hepsini yanına almış. İşçilerine çalıştıkları yerde yabancılık çektirmemiş. Bol bol paralar vermiş. Kimsede onun bu iyi niyetini suiistimal etmemiş. Annesinin dediği gibi çoluk çocuğa karışma vaktinin geldiğini, fabrikada çalışan Yeliz’i görünce anlamış. Yeliz, üniversiteyi iki yıl önce bitirmiş, yağmur yürekli, melek yüzlü hanım hanımcık bir kızmış. Diğer çalışanların büyük çoğunluğu gibi iş bulamadığından ayakkabı fabrikasında çalışmaya başlamış.

Hasan ile Yeliz evlenmişler. İkisi de fabrikada çalışmaya devam etmişler. Birbirilerini severek evlenmişler. Ne Yeliz bir gün laf etmiş çalışmaktan ne de Hasan…

Günler su üzerinde akıp gitmiş. Annesi bir gün Hasan’ı yanına çağırmış ve:

  • Hani oğlum sen hiçbir şey olmayacaktın? Koskoca fabrikan, onlarca çalışanın var…

Hasan yine gülmüş.

  • Anneciğim bu sorunun cevabını yarın sana söyleyeceğim. Yarın fabrikaya gelir misin? Demiş.

Sabah olmuş. Annesi fabrikaya gelmiş. Kapıdan içeri girip makinelerin arasında gezerken bir an da dona kalmış. Hasan ile Yeliz, makinelerin başında harıl harıl çalışıyormuş. Annesi Hasan’ın yanına gelmiş ve omzuna dokunmuş. Hasan:

  • Hoş geldin anneciğim. Hani dün bir soru sormuştun ya hatırladın mı?

Annesi başını sallamış. Hasan annesinin kolundan tutup yazıhanesine götürmüş. Kasada tapu, ruhsat v.b. ne varsa çıkarmış. Annesi bir anlam verememiş. Avucunda bir ton kâğıt… Annesi kâğıtlara bir göz atınca – Zeliha Yılmazer – gözleri dolmuş.

  • Anneciğim Yeliz ile birlikte seni bir restoranda yemeğe götürmüştüm. Hatırladın mı? Lüks bir yerdi. Etrafta kibirli insanların alaycı bakışları, kokuşmuş ruhlarının acı çığlıkları vardı. Hiçbir şey olmayacağım demiştim sana. Eğer kendime sıfatlar yükleseydim, o gün o restorandaki insanlardan biri olurdum. Ama bugün senin oğlum ve aynı zamanda bir işçin olarak duruyorum. Hiçbir şey olmadım anneciğim. Kendimi o insanların arasında sayamadım. Bugün burada gördüğün bütün insanlar sana dua ediyorlar: Benim gibi bir evlat yetiştirdiğin için. Doğruluk, dürüstlük ve Yaratandan ayrı düşmemenin onurudur. Senin gibi bir annem varken, olsam olsam bir hiç olurum ben…
Show More

Related Articles

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: İçerik korunmaktadır !!
Close